|
GECE GÜNEŞİ
Per, İspanya'da yaşayan kuzeninden aldığı kartpostalı inceliyordu. Bu güne kadar buralarda tek tük rastladığı kelebeklere hiç benzemiyorlardı. Bu "uçan çiçekleri" hiç görmediği için canı sıkıldı. Kartpostalı pantolonunun arka cebine yerleştirip kalktı, ısınmak için eldivenli ellerini biribirine sürttü. Babası balık avlamak için buzda delik açarken Per ren geyiği postuna oturmuş, uzunca bir süredir bekliyordu.
Per bu sabah yorgundu. Gece pırıl pırıl güneş varken uyumak oldukça zor olmuştu. Şu sıralar Lapon diyarında gün ışığının kutlandığı mevsime girmekteydiler.
Kışın soğuk, güneşsiz günlerinden sonra gün ışığını özlemişlerdi. Ama Per karanlık kış günlerinden pek de şikayetçi değildi. Çünkü karanlık kutup göklerinde eşsiz kuzey ışıkları'nı seyredebiliyordu. Doğanın bu büyülü gösterisinin, güneşten gelen taneciklerle dünyanın manyetik alanının etkileşimi yüzünden olduğunu okulda öğrenmişti.
...Foto Wikipedia'dan; bilgi icin tıklayın...
Gecesi olmayan bu dönem iki aydan fazla sürüyordu ama Per'in en sevdiği mevsim ilkbahardı. Çünkü festivaller, kızak yarışları, kement atma turnuvaları hep bu mevsimde olurdu. Per kızak kullanmayı öğrenmişti, ren geyiğini control etmeyi becerebiliyordu, ama henüz yarışlara katılabilmek için yeterince güçlü değildi.
Per ve ailesi Kutup Çizgisinin kuzeyinde, küçük bir İskandinav kasabasında yaşıyorlardı. Per'in Sami ailesi ren geyiği sürüsü yetiştirirdi. Babası yetenekli bir sanatçıydı da; Ren geyiği boynuzundan bıçağıyla çeşitli nesneler yapardı. Ren geyikleri her yıl boynuz değiştirdiğinden, çalışacak bol miktarda boynuz bulabiliyordu. Annesi ise turist dükkanları için güzel elbiseler dikerdi. Küçük kız kardeşi daha çok küçüktü, okula bile gitmiyordu.
|
|
Per, etrafını saran sonsuz beyazlık ve sessizlik içerisinde beklerken, kuzeninin bahsettiği şehir gürültüsünü anlamaya çalıştı. Acaba şehrin uğultusu, buradaki kış rüzgarının sesine benziyor muydu?
Baktı, babası deliği neredeyse bitirmişti. Balık takımlarını alma zamanı gelmişti. Bacaklarını sallayıp silkindi, deliğe doğru birkaç adım attı. Tam o anda, şiddetli bir homurtuyla birlikte sudan kocaman bir yaratık fırladı. Per çığlık attı, geri geri kaçmaya çalıştı, ama kayıp sırtüstü düştü. O sırada babasının sakin sesini duydu:
- Korkma, sadece bir fok!
|
|
|
Sonra yanına yaklaşıp devam etti:
- Buzun altında yolunu şaşırmış olmalı. Baksana denizden çok uzaklaşmış. Bu deliği bulamasaydı herhalde boğulurdu.
- Neden boğulsun ki, o balık değil mi? diye şaşırdı Per.
Fok gibi deniz memelilerinin ara sıra nefes almaları gerektiğini anlattı babası. Per dönüp foka baktı. Kendisinden en az iki kat daha büyüktü ama gözlerindeki çaresiz bakış minik bir köpek yavrusunu andırıyordu. Birden içindeki korku, yerini acımaya bıraktı. Belki de onu bekleyen ailesi, yavruları vardı. Hemen kararını verdi: onu denize döndürmenin bir yolunu bulmalıydı.
Babası, uzakta çocuklarıyla birlikte avlanan birkaç arkadaşını çağırdı. Kısa bir süre içerisinde küçük bir kalabalık toplanmıştı. Hep birlikte, foku denize ulaştırmanın yollarını düşünmeye başladılar. Fok kızakla taşınamıyacak kadar büyüktü. Kuyruğundan motorla çekerek buzda kaydırmayı deneseler, hayvana zarar verebilirlerdi. Küçük çocuklardan biri foku yüzlerce balonla havaya kaldırmayı bile önerdi. Çeşitli olasılıkları tartışırlarken bir yandan da foka daha önceden tuttukları balıkları atıyorlardı. Fok, balığı kaptıktan sonra adeta teşekkür eder gibi ellerini çırpıyordu. Çok sevimliydi. Ona yardım etmeye çalıştıklarını anlıyor gibiydi.
Uzun tartışmalar sonunda kurtarma operasyonu başladı. Denize doğru, bir kaç yüz metre aralıklarla delikler açacaklardı. Fok delikten deliğe gidip nefes alarak denize ulaşabilirdi. Asıl sorun, foka diğer delikleri nasıl gösterecekleriydi. Yoksa buzun altında kalıp boğulması işten bile değildi. Arkadaşlarından birinin öğretmen babası:
- Deniz memelileri iyi duyarlar, onu sesle yönlendirebiliriz, dedi.
Bunun üzerine, kurtarma ekibi ikiye ayrıldı: büyükler buzda delikler açarken, çocuklar, sese alıştırmak için, foka şarkı söylemeye başladılar.
Uzun bir uğraştan sonra işte sonunda herşey hazırdı. Delikler tamamlanmıştı. Dört iri adam foku suya iterken, çocuklar koşup ikinci deliğin başında avazları çıktığı kadar şarkı söylemeye başladı. Herkes heyecanla bekliyordu. Ama dakikalar geçti, fok ortada yoktu. Per'in kalbi sanki kulaklarında atıyordu. Yavaş yavaş herkes umudunu yitirmeye başlamıştı; kimseden çıt çıkmıyordu. Birden aklına bir fikir geldi. Koşup alet kutusundan iki metal aldı, suya sokup biribirine vurmaya başladı. Aradan çok zaman geçmeden fokun bıyıklı burnu delikte beliriverince kalabalıktan sevinç çığlıkları yükseldi. Anlaşılan, fok bu sinyali kabul etmişti.
Per ve babası sonunda, hiç balık tutamadan eve vardıklarında çok yorgun ve üşümüş haldeydiler. Per, annesi ve kız kardeşine foku nasıl kurtardıklarını heyecanla anlatırken bir yandan da annesi onun üzerindeki ıslak giysileri değiştirmesine yardım etti. Annesi ıslak giysilerle odadan çıkarken Per sıcak çorbasını içiyordu. Birkaç dakika sonra annesi geri döndü ve kuzeninden gelen kartpostalı uzattı:
- Bunu arka cebinde buldum. Kelebekler çok güzel, iyi ki ıslanmamış.
Per heyecanla kartpostalı annesinin elinden kaptı ve küçük kardeşine döndü:
- İspanya'daki şu harika böceklere bak, dedi, "Burada tek tük rastladığımız kelebeklere hiç benzemiyorlar."
Sonra biraz durdu ve kendinden emin gülümsedi:
- Ama, eminim oradaki çocuklar hayatlarında hiç fok görmemişlerdir!
|
|