|
ŞAMPİYON KUŞLAR
Bora yazlarını Marmara Denizi'ndeki Burgaz adasında, anneanne ve dedesinin yanında geçirirdi. Annesi ve babası İstanbul'da kalıp çalışırlar, ancak hafta sonları onlara katılabilirlerdi. Dedesinin adadaki evi, zamanında bir Osmanlı paşası için yapılmış çok güzel bir evdi. Bora, bebekliğinden beri gelip kaldığı, kocaman bahçesi olan bu evi çok severdi. Dedesi ve anneannesi de burada onu mutlu etmeye çalışırlardı.
Adada en sevdiği işlerden biri dedesiyle sabah alışverişine gitmekti; gazete ve süt gibi taze yiyecekler, adaya sabahın ilk gemisiyle ulaşırdı. Bir sabah yine dedesiyle birlikte faytona binip iskeleye doğru yola çıktılar. Adada motorlu araçlara izin yoktu. Bora faytona kuruldu, ritmik nal sesleri arasında etrafı izliyordu. Ada yemyeşil ormanlarla kaplıydı ama eski yangınların izi, kara lekeler gibi görülebiliyordu. Birden gözü ağaçlara, çatılara tünemiş leyleklere takıldı. Eliyle işaret edip,
- Şunlara bak dede, ne kadar çoklar, diye bağırdı.
- Evet, adalar leyleklerle doludur şimdi, diye cevap verdi dedesi, "Sonbaharda da Afrika'ya doğru uzun yolculuklarına çıkarlar."
- Bu kadar bağırdıklarını bilmiyordum, dedi Bora.
- Evet, ama öyle gürültülü sesler çıkarttıklarına bakma, aslında ses telleri olmadığı için 'dilsiz' sayılırlar, diye açıkladı dedesi, "Yalnızca gagalarını takırdatıyorlar."
Leylekler mutlu görünüyordu. Burada balık, kurbağa ve böceklerle beslenerek huzur içinde yaşıyorlardı. Adalar güzel havalarda insanların akınına uğrardı ama kimse leylekleri rahatsız etmezdi. Çünkü insanların belleğinde leyleklerle ilgili güzel öyküler vardı ve onlara zarar vermenin uğursuzluk getireceğine inanırlardı.
Yosma da genç leyleklerden biriydi. Kendilerinin yerel kuşlardan farklı olduğunu, onlar gibi bütün yılı aynı yerde geçirmediklerini öğrenmişti. Aslında Yosma burada kalmayı isterdi ama bir yandan da meraklanıyordu. Göçmen kuşların yaşamı zor olsa da daha ilginç olmalıydı. Yosma Afrika'ya uzaklığın ne kadar olduğunu hiç bilmiyordu, o yolu henüz hiç uçmamıştı. Sonbahar yaklaştıkça endişesi artıyordu. Yorulup arkada kalırsa onu bırakıp giderler miydi? Yabancı bir yerde tek başına nasıl yaşardı? Belki diğerleri de onun gibi korkuyordu ama söylese alay edebilirlerdi.
Aradan aylar geçti, Bora bütün yaz denize girmiş, teni güneşten esmerleşmişti. Günlerini bisikletle dolaşarak, arkadaşlarla oynayarak, ve bazen anneannesine bahçe bakımında yardımcı olarak geçiriyordu. Fakat kısalan günler, ağustos böceklerinin sesleri, sararan yapraklar, gitgide serinleyen rüzgar, yazın bittiğinin göstergeleriydi. Bora, okullar açılmadan İstanbul'a dönecekti.
Serin bir sonbahar sabahı, Bora şiddetli bir hışırtıyla uyandı. Verandaya koşup sesin geldiği alana doğru baktığında gözlerine inanamadı. Onlarca, belki yüzlerce kuş dönerek süzülüyor, döndükçe ucu göğe yükselen bir girdap oluşturuyordu. Adeta bir ayin vardı. Rüya görüyormuş gibiydi. Dedesi de geldi, elini omuzununa koyup yanında dikildi.
- Göç zamanı, diye mırıldandı dedesi.
- Heyecanlı olmalılar, dedi Bora kalbi küt küt atarak, "o kadar yolu nasıl uçacaklar?"
- Hava akımlarını kullanarak, diye açıkladı dedesi, "böylece daha az enerji harcıyorlar."
- İyi yolculuklar cesur kuşlar!
O sırada, heyecandan titreyen Yosma annesinin peşinden kuş girdabına katılmış, havada dönmeye başlamıştı. Bir süre telaşla çırpındıktan sonra, kendini kanat seslerinin ritmine bırakınca hafiflemiş gibi oldu. Yüksekte, artık kendini güvende hissediyordu. Kuş sarmalı ağır ağır döndükçe yeni kuşlar katılıyor ve gitgide büyüyüp genişliyordu. Sonra aniden göğe doğru çözülmeye başladı. Gökte ip gibi dizilmeye başlayan konvoyun yönü güneye doğruydu.
|
|
Yosma hiç bu kadar yükseklere çıkmamıştı. Buradan yeryüzünün görüntüsü nefes kesecek kadar güzeldi: masmavi deniz, yemyeşil adacıklar. Denizin üzeri yolcu gemileri, tankerler, yatlar, ve çeşit çeşit motorlarla dolup taşıyordu. Ama ne yazık ki, Bora gibi onlara heyecanla el sallayan çocuklar görülemeyecek kadar ufacık kalmıştı.
Yosma sürüye kapılmış gidiyordu. Bir süre uçtuktan sonra, lider kuş Poyraz'a hayran oldu. Güçlü kanatları ve delici bakışları vardı. Onun gerçek bir uçma şampiyonu olduğu söyleniyordu. Onun kadar güçlü başka kuşlar da vardı ama hiç biri onun kadar tecrübeli değildi.
|
|
|
Yolculuğun ilk heyecanı geçtikten sonra, Yosma yavaş yavaş bunun ne kadar zorlu bir deneyim olacağını anlamaya başladı. Sık sık fırtınalara yakalandılar, tüylerini kabartarak rüzgar ve yağmurdan korunmaya çalıştılar. Göz-gözü-görmez sislerin içinde yollarını aradılar. Çölleri aşarken, gündüz sıcaktan pişip gece soğuktan dondular; kum fırtınalarından zorlukla kaçtılar. Yorgun düştüklerinde, uçarken uyuklamaya çalıştılar. Bazen su içip dinlenmek için göl kıyılarında kısa duruşlar yaptılar. Zayıf ya da hasta olanlar sürüden ayrılıp buralarda kaldı, hatta bazıları yırtıcı hayvanlara yem oldu; ama yolculuk devam etmeliydi.
Afrika düzlüklerinden geçerken, büyük hayvan sürülerine rastladılar. Avını merhametsizce parçalayan vahşi hayvanları görüp titrediler. Ormanlık alanda herşeyi yutup yokeden yangınlardan dehşete kapıldılar, dumanlardan kaçabilmek için yükseldiler. Biribiriyle savaşan insan kabilelerini görünce, kendi türünü öldüren bu canlıya şaşırıp kaldılar.
Bu sıkıntılara karşılık, tepeleri kardan bembeyaz olmuş görkemli dağların arasında yol aldılar; geceleri pırlanta gibi pırıldayan yıldızların altında sessizce süzüldüler; yağmurların ardından oluşan rengarenk gökkuşaklarının içinden geçtiler; sesi gökgürültüsünü andıran şelalelerin üzerinden uçtular; sisli ormanlardan yükselen çam kokularını kokladılar. Yeryüzünün bu muhteşem güzelliği karşısında bütün güçlükleri unuttular.
Sonunda Afrika'nın güneyine vardıklarında yorgun sürü yavaş yavaş dağılmaya başladı. Başarmışlardı. Yeryüzü, davetkar göller ve bataklıklarla doluydu. Etraf çeşit çeşit kuşlarla kalabalıktı ama bol bol da yiyecek vardı. Artık yeni yurtlarına kavuşmanın heyecanı içindeydiler.
Yosma neşe içinde kıkırdıyordu ki, birden, iki el silah sesi duyuldu.
- Ama, leylekleri avlamazlar değil mi? diye sordu Yosma.
Annesi telaşla onu uzaklaştırırken,
- Bazı avcılar hareket eden herşeye ateş ederler, diye söylendi.
Artık güvende olduklarını düşündüklerinde dönüp arkaya baktılar. Şampiyon kuş Poyraz vurulmuş, yerde yatıyordu. Aşağıda, elinde silahıyla dolaşan avcıyı gördüler. Yosma hıçkırdı,
- Bir şampiyonu vurduğundan haberi bile yoktur.
Sürüdeki güçlü kuşlar yükseklerde Poyraz'ın üzerinde dönerek ona veda ediyordu. Yosma'nın annesi sakin bir sesle:
- Onu saygıyla hatırlıyacağız, dedi, "Ama artık hepiniz birer şampiyon sayılırsınız. Haydi, yeni yurdumuz bizi bekliyor. Keşfedecek çok şey var."
Gerçekten yeni yurtları da çok güzeldi. Burada, güney yarımkürede, yaz başlıyordu. Artık Bora'nın da ayrıldığı Prens adaları ise,erken gelen ince bir kar tabakasıyla örtülmüştü. Leyleklerin burada mutlu bir yaz geçireceklerine hiç şüphe yoktu. Doğa Ana yine onlara cömertçe güzellikler sunuyordu. Tabii yeni tehlikeleri de hızla öğrenmeleri gerekiyordu: yememeleri gereken zehirli böcekler, onları avlayabilecek timsah ve yılanlar gibi.
İşte burada, Afrika kıtasında da bir cennet bulmuşlardı. Göç ise tehlikeli ve yorucuydu, ama hepsi biliyordu ki, ilkbahar geldiğinde hiç düşünmeden yeniden yola koyulacaklardı ve o inanılmaz macera yeniden başlayacaktı. Çünkü onlar göçmen kuşlardı, daha doğrusu, Şampiyon Kuşlar!
|
|