|
SORUNLU CENNET
Defne pırıl pırıl Ege sularına bakıyordu.
- Burada deniz gözlüğü gerekmez, dedi, "Dibini bile çıplak gözle görebiliyorum."
Sonra kristal mavi sulara atladı. Ama vücudu suya değer değmez ürperdi. Bu kadar güneydeki bir denizden umulmayacak kadar soğuktu.
- Rüzgar yüzünden, dedi annesi, "Derindeki soğuk suları yukarı karıştırıyor." Sonra neşeyle bağırdı, "ama insanı kendine getiriyor değil mi?"
Defne ve ailesi buradaki yazlıklarına yeni taşınmışlardı. Onları bu kıyılara çeken yalnızca güzel deniz değildi. Geçmiş medeniyetlerden kalmış ören yerleri, bu bölgeyi çok özel kılıyordu. Kendi arazilerinde bile bazı kalıntılar vardı ama onlar kalabalıklardan, turist bölgelerinden uzakta sessiz bir köyün bitişiğindeydiler.
-Köydeki fırında nefis ekmekler var, dedi annesi, "Ayrıca yerel zeytinyağıyla salatalar da harika olacak."
Kendi arazileri fundalıklar ve zeytin ağaçlarıyla kaplıydı. Babası bir kaç yaprak kopartıp elinde ovalarken,
- Bak bu çalının adı Defne, senin gibi güzel kokuyor, dedi.
Evleri, sıcağı içeri sokmaması için kalın taşlardan yapılmıştı. Hava oldukça sıcaktı ama, düşük nem ve her öğleden sonra denizden esen rüzgar, klimaya pek gerek bırakmıyordu.
Tepelerden esen rüzgar da ayrı bir nimetti; dağlarda yetişen aromatik çalıların mis kokularını buraya taşıyarak, nefes almayı bile bir zevk haline getiriyordu.
Günlerini kıyıda yüzerek, taş ve kabuk toplayarak geçiriyorlardı. Öğlenin sıcak saatlerinde dinleniyor, bahçede kitap okuyorlardı.
Bir öğleden sonra, anne ve babası ağaçlarının gölgesinde hamaklarında dinlenirken, Defne köpeği Karabaş'la birlikte yürüşe çıktı. Arazilerinin diğer ucuna kadar yürümeye karar vermişti. Sınıra geldiklerinde yaşlı bir kadın gördü. Yabani bitki toplarken yorulmuş olmalıydı, kayalara oturmuş dinleniyordu.
O sırada köpek havlamaya başladı; Defne ne olduğunu anlamak için yaklaştığında yerde kocaman bir yılan görüp çığlık attı. Annesi babası çok uzaktaydılar. O sırada yaşlı kadın,
- Korkma, sen onlara dokunmazsan birşey yapmazlar. Onlar olmasa.. diye söze başladı.
Ama Defne hızla koşarak uzaklaştığı için cümlenin gerisini duyamadı bile.
|
|
|
|
|
Defne bağırarak evin önüne vardığında, babası telaşlanmadı.
- Burada yılanlar olduğunu biliyorduk, dedi, "ama zararsızlar."
Defne çok korkmuştu. Evin içine girdi ve o gün hiç çıkmadı. Anne ve babasının her türlü açıklamasını, yılanların da yaşam zincirinde yeri olduğunu ... kendilerine zarar vermeyeceğini ... hiç dinlemedi bile. Ertesi gün yılanlardan bahsetmedi ama yine akşama kadar dışarı çıkmadı. Akşam terasa çıktıklarında göğe baktı. Şehir ışıklarından uzakta, bildiği gökten çok daha koyu renkteydi; yıldızlar da çok daha yakın duruyordu.
- Burada, şehir ışıklarından uzakta gökyüzünü, eski zamanlarda yaşayanların gördüğü gibi görüyoruz, dedi annesi.
- Burayı gerçekten seviyorum anne, dedi.
- Evet, yeryüzünde bir cennet, diye cevap verdi annesi.
- Bir de yılanlar olmasaydı, diye iç geçirdi Defne.
Sonraki günler Defne'yi ikna çabaları boşa gitti. Yılanları zehirlemekten başka çareleri kalmamıştı. Babası istemeyerek zehirleri koydurdu. Ne yazık ki yılan kaçırıcı ilaçlardan haberleri yoktu. Birkaç gün sonra Defne üç tane ölü kuş bulduklarında üzüldü ama belki de sıcaktan ölmüşlerdi.
Yazın geri kalanı olaysız geçti. Zehir işe yaramış olmalıydı, hiç yılana rastlamadılar. Yazın sonunda toplanıp şehre dönmek için yola çıktılar.
Köyden geçerken Defne yaşlı kadını görüp seslendi,
- Hoşcçakalın. Biz yılan sorununu zehirle hallettik.
Yaşlı kadın elini, güle güle anlamında havaya kaldırdı,
- Şimdi sorun olan şey, zaman gelir çözüm olur, diye mırıldandı.
Defne annesine döndü,
- Ne tuhaf kadın. Sanki yararlı bir hayvan öldürmüşüz gibi bize kızıyor, diye söylendi.
Defne arkadaşlarına kavuşma heyecanıyla yılanları da yaşlı kadını da unuttu gitti. Bütün yıl okulda derslerine çalıştı. Tüm aile çok meşguldü.
Günler, aylar hızla geçti, tekrar yaz tatili geldi. Hepsi yazlık cennetlerine koşmak için sabırsızlanıyordu. Bir sabah erkenden yola çıktılar. Uzun yorucu bir yolculuktan sonra, güneş batarken bahçe kapısına varmışlardı. Evde herşey normal görünüyordu.
|
|
Defne, yılanları hatırladı, endişeyle etrafa baktı. Ortalıkta yılan yoktu.
Annesiyle eve yürüdüler. Panjurları kaldırıp kapıyı açtılar. Evin içi biraz kirlenmişti.
Annesinin mutfak kapısında donup kaldığını görünce hemen ona doğru yaklaştı. İçeri bakınca gözleri yüzlerce minik gözle karşılaştı. Fareler her taraftan kafalarını uzatmış dikkatle onları inceliyordu.
- Mutfağı talan etmişler, dedi. "Kağıt, hasır ne varsa çiğnemişler, yağları içmişler, her tarafa kakalarını bırakmışlar."
Dışarıda arabayı boşaltan babasına seslendi,
-Büyüüük bir sorunumuz var!
Sonra sinirle güldü,
- Ama şu yavrulara bak, ne kadar sevimli bakıyorlar.
Defne birden yaşlı kadını hatırlayıp kızardı. O zaman anlam veremediği sözlerini düşündü.
Şaşkın bir yüzle eve giren babasına, kenarı yenmiş hasır şapkası elinde, yaklaştı. Mahçup bir sesle sordu:
- Yılanları geri getirmenin bir yolu var mı?
|
|